Nisan 02, 2010

Çenesi fazlasıyla düşük yazarın ilk blog yazısı

Güneşli bir Bonn gününden herkese selam ederim :)

Sıkıcı, sessiz bir -dini- tatil sabahına uyandıktan sonra ne yapayım bugün diye düşündüm ve en sonunda pisikletimle nehir kıyısnda bir Bonn havası alalım dedik. Nehrin kenarına geldiğimnde bu sefer her zaman gittiğim yöne -güney- değil de, bakayım Bonn'un öbür taraflarında ne var diyerekten -merak :) - tam tersi yönüne sürdüm pisikleti. Kuzeye doğru... Giderken rüzgar bizi sürüklese* de dönüşte ona karşı sürmek beni epey zorladı, e benim bünye de o kadar rüzgar direncine alışık değil malum, ben nefes nefese gitmeye çalışırken yanımdan yaşlı yaşlı teyzeler amcalar vızır vızır geçince ne kadar sportif olduğumun farkına varıyorum bir kez daha :)  Biraz soluklanmak için nehrin kenarına oturdum ve ilk blog yazımın kelimeleri dökülmeye başladı kalemimden. Hadi bismillah :)
Aslında çok daha önce yapmam gereken bir şeydi bu. Anlatacak o kadar çok şeyim vardı ki, adresi belli ya da açık adrese bir sürü mektuplarım. Hem Facebook'taki hikayeli albümlerimin devamı yönünde (bkz. "ya hani nerde hikayelerin? Niye paylaşmıyorsun artık? Özledik senin yazılarını, fotoğraflarını, anlat...") yoğun talep olunca, facebook gibi kem gözlere fazlasıyla açık bir platformdan, daha umuma açık ama bir o kadar herkesin haberi olmadığı bu gıcır gıcır yepisyeni blog'a taşınmaya karar verdim. 

Peki neden "hayata maydanoz" ? Beni iyi tanıyanlar bu soruyu sormak bir yana bu tamlamayla bendenizi özdeşleştirip gülümseyecekler, biliyorum :)
O yüzden bu kategorideki pek kıymetli insanlarla birincilik telini paylaşıyorum:)

Yeri geldim mi çoğu şeye bazen o andaki herşeye maydonoz olmayı, sorularıyla karşısındakini fıtık etmeyi seven biri bu sefer de hayata maydanoz olsun, nolur? Kendi ve başkalarının hayatlarında gördüklerini, gözlemlerini gelsin burada anlatatsın, sizlerle paylaşsın. Kâh hikayeler anlatsın, kâh herkesin son ses birşeyler anlatmaya çalışıp birbirlerini dinlemekten aciz olduğu şu günlerde, herkesin kulağına eğilip sussun...
Anlattıkça çoğalsın sevinçleri, azalsın hüzünleri.

Tüm bunları yazarken Bonn'a baharın "bugünlük" geldiğini anlatsın mesela. Ya da geldiği ilk zamanlar nehrin kenarına indiğinde "ne biçim deniz bu ya, kokusu mokusu yok. Oysa şimdi İstanbul'da ne güzeldir deniz kokusu. Kanalizasyon kokusu karışsa da araya deniz, deniz gibi kokar orada..." derken, geldiğinden 6 ay sonra yalnızlığını pisikletiyle paylaştığı bu bahar gününde, hep gittiği yönün ters istikametindeyken hem de, belki de en ummadığı anda "yalnız değilsin" der gibi deniz kokusunun onu nasıl karşıladığını anlatsın. Bir anda tarif edemediği o mutluluğu...
Dahası nerdeyse tüm Avrupa'yı dolaşan bu nehrin güneyden kuzeye doğru aktığını...

Buradaki insanların 7'den 70'e spor yapmayı acayip sevdiklerini... (maşallah sanırsın tüm Bonn ahalisi olimpiyatlara hazırlanıyor o derece yani)

Ve tüm bunları Bonn şehrine ait bir broşürün içindeki boş kısımlara yazdığını...

Ve daha fazlasını...

Anlatılacak şeyi bir sürü, yeter ki dinlemek için burada olsun birileri...

he bir de yeter ki bitmesin tükenmez kalemi... :)


(* bkz. şarkılar seni söyler - fondaki şarkı)



Hiç yorum yok: