Nisan 10, 2010

Cennetin kapısını çalıyorum...


Almanya günlerimin ya ikincisi ya da üçüncüsü. belki dört. Ve almanya'da gördüğüm ilk şehir, Köln... ilk defa geçtiğim ve geçerken kendimi istiklal'de yürüyomuş gibi hissettiğim geniş ve kalabalık bir cadde. gördüğüm ilk ve her şeyi beynimde fotoğrafını çekmeye çalışıyorum, bir yandan hayretle bakıyorum herşeye. herzamanki merakım ikiye katlanmış. Uçaktan indiğimden beridir kulaklarımdaki acayip uğultudan mıdır nedir, aldığım hava bana tuhaf geliyor. babamın onca şeyin arasından habire gösterdiği türk dükkanları, ve türk insanlarına inat, yabancı herşeye büyük bi ilgiyle bakıyorum. (6 ay sonrasında gelen not: gerçi sonradan farkediyorum onlar da tanıdık değillermiş pek...)

şehrin en görkemli yapısı Dom'a geliyoruz, babam içeri girelim mi diyor, yok diyorum, sen şimdi acele ettirirsin, tadını çıkrarak gezeceğim sonra. hem öyle salt duvarları heykelleri görmek bana yetmez, hikayesini öğrenmeliyim önce diyorum. hadi gidelim diyorum. hemen aşağısındaki Hauptbahnhof'a gitmek için merdivenlere yöneliyoruz. merdivenleri inerken tanıdık bir ses. gençler merdivenlere oturmuş, çocuk elinde gitarıyla şarkı söylüyor klise'nin önünde. "Knock-knock-knockin' on heaven's door..."  ("Cennetin kapısını çalıyorum")
herşeye yabancı olduğum bu yerde Köln ve Almanya tanıdık bir şarkıyla bana hoşgeldin diyor sanki. her ne kadar durup onları dinlemek istesem de babamın acelesi yüzünden yarısında gitmek zorunda kalıyorum, içimden eşlik ederek...

1 ay sonra...

Arkadaşlarla bir cumartesi günü Köln'e geliyoruz. Almanya'da gördüğüm ilk ve benim en heyecanlı en meraklı anlarıma tanık olmuş şehre. İstiklal'e benzettiğim, adını hala bilmediğim o caddeden bu sefer diğerinden farklı olarak daha bi özlemle geçiyorum. Sonra, bir Lego dükkanına rastlıyoruz. Çocukluğum geliyor aklıma. Legolarımı ne kadar sevdiğim. Barbi bebektense legolarla oynamayı tercih edişim. Ve babamın bana ağzına kadar lego dolu kırmızı bi kovadan oyuncak alması. Sonra kuzenlerle oynaya oynaya legoların çoğunun kaybolup kovanın kırılması...  geçmişe bir anlık döndükten sonra bir sevinçle girdik içeriye. her bir legoda, zamanında kırılan çatlayan hasar gören lego parçalarımı buldum sanki. sanki hiç kırılmamışlar gibi orda duruyolardı işte :)
dükkandan çıktıktan sonra Dom Kilisesi'nin önünde bulduk kendimizi. Ve 1 ay önce tadını çıkararak gezeceğim sözünü hatırlayarak girdim içeri. Bir heyecanla. Hikayesini de kısmen bilerek üstelik... Dom'un havası o kadar kasvetli geldi ki, bir ara zindandaymışım gibi geldi bana. Gerek İstanbul'da olsun gerek Almanya'da, daha önce de bir kaç kez kiliselere girmiştim oysa.  Ama bunun içinde kendimi hepsinden en kötü hissettim. Niye bilmiyorum. İçerde zamanın azizlerinin pederlerinin mezarı -onlara göre türbesi- vardı, ondandır belki. O kasvetli havada insanların nasıl ibadet ederek "huzur" bulduklarını, dahası "manevi" hazza ulaştıklarını düşünerek dışarı çıktım.
Koşar adımlarla uzaklaşırken kiliseden, aklımda kiliseye ve Hristiyanlığa ait deminki cevapsız sorular... ve 1 ay önceki aynı merdivenlerin önündeyim cebimde 1 aylık değişik tecrübelerle.
Bi baktım dilime bir şarkı dolanmış, merdivenlerden inerken mırıldanıyorum...

"Knock-knock-knockin' on heaven's door..."
 

Hiç yorum yok: